Gündem

Kılıçdaroğlu, Grup toplantısında konuştu

Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarımız, sosyal medya hesaplarında, radyolarından bizleri dinleyen bütün vatandaşlarıma en içten sevgilerimi, saygılarımı ve muhabbetlerimi gönderiyorum.

Biliyorum, bir süreçten geçtik. Bütçe sürecinden geçtik. Bu bütçenin 83 milyon vatandaşa getirdiği hiçbir artı yok. Bu bütçe, tamamen tefecilere hizmet eden bir bütçedir. Kaynağın önemli bir kısmı faizlere ödeniyor. Dolayısıyla bu bütçeye bizim “evet dememiz, bizim felsefemize de aykırıdır. Sen işçiye ne veriyorsun, emekliye ne veriyorsun, esnafa ne veriyorsun, manava, bakkala ne veriyorsun, sanayiciye ne veriyorsun? Sokak esnafına, 6 milyon kişiye ne veriyorsun? Memura ne veriyorsun? Hiçbir şey. Sonra bize dönüp diyorlar ki: “Gelin bizim bütçemize destek verin.” Bu bütçeye destek vermek, vatandaşın mutfağındaki yangını görmemek demektir. Biz neyi görüyoruz? Vatandaşın mutfağındaki yangını görüyoruz ve ona göre konuşuyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bütçe görüşmelerinde bütün arkadaşlarım gerçekten de olağanüstü bir performans gösterdiler. Bu vesileyle Genel Başkan olarak tek tek her bir milletvekiline teşekkür etmek de boynumun borcudur. Hepinize yürekten teşekkür ederim.

Trabzonspor denince Özkan Sümer akla gelir, onu kaybettik; Trabzonspor camiasına, spor camiasına başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Trabzonspor’un onur üyesi olmaktan da ayrıca mutlu olduğumu ifade etmek isterim. Sporun Anadolu’da şahlanmasının ana aktörü, hayatını kaybeden Sayın Özkan Sümer’dir. Onu rahmetle anmak da hepimizin boynunun borcudur.

Değerli arkadaşlarım, şu bir gerçek: Türkiye’de insan hayatı çok ucuz. Gerekli önlemler alınmıyor. İnsanlar hayatlarını kaybediyorlar, kazalar sonucu. Gaziantep’te bir üniversite hastanesinde patlama meydana geldi. Benim bildiğim kadarıyla şu ana kadar 11 vatandaşımız hayatını kaybetti, hepsine Allah’tan rahmet diliyoruz. Bu ve benzeri kazaların bir daha Türkiye’de olmaması en büyük dileğimizdir değerli arkadaşlarım.
Bir şey daha: Covid 19, dünyanın ortak sorunu ve bu ortak soruna karşı alınan önlemler yeterli mi? O kadar çaresiz ve stratejiden yoksunlar ki, Covid 19 olayını yönetemediler, hâlâ yönetemiyorlar. “Esnafa faydamız olsun” dediler. “Sanayiciye faydamız olsun” dediler. “Kuryeciye bir faydamız olsun” dediler. “Bakkala faydamız olsun” dediler. “Kahveciye faydamız olsun” dediler. Program açıkladılar ta işin en başında, “Efendim biz otelde konaklar ve uçakla seyahat ederseniz KDV’yi yüzde 18’den yüzde 1’e indirdik.” Hayattan bu kadar kopmuş bir anlayış. Yardım edeceklerine, vatandaşa IBAN numarası verdiler, “Ne olursun bize yardım et” dediler. Bir hükümet, salgın bir hastalık döneminde; bana dünyada bir örnek göstersinler yahu, vatandaşına yardım etmek için vatandaşından dileniyorYa sen yardım edeceksin! Nereye gitti bu para? “Covid 19” deyince bir esnafın cümlesi, artık tarihsel bir cümle haline geldi: “40 yıldır bu devlete vergi ödüyorum, bana 40 gün bakamadı”.

Beş maskeyi dağıtmayı yönetemeyen bir siyasal iktidarın Türkiye’yi yönetmesi zaten mümkün değil. Zaten yönetemiyorlar Türkiye’yi, bu gerçeği herkesin bilmesi lazım. Dün akşam itibariyle 18 bin 351 vatandaşımız hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin 216’sı sağlık çalışanları. Bu çok acı bir tablo arkadaşlar, insanı kurtarmaya çalışıyorsunuz ve insanı kurtarmaya çalışırken kendi hayatınızı feda ediyorsunuz. Bu vesileyle biz 216 sağlık çalışanına Allah’tan rahmet diliyoruz ve bütün sağlık çalışanlarına gösterdikleri çabalar dolayısıyla da yürekten teşekkür ediyoruz. Hepsi olağanüstü bir çaba gösterdiler, olağanüstü mücadeleyi hâlâ sürdürüyorlar.


Değerli arkadaşlarım; gündemde asgari ücret var. Milyonlarca kişi asgari ücreti bekliyor “ne olacak?” diye. Bütçe görüşmelerinde açıkladık: Asgari ücretin net, vergisiz 3 bin 100 lira olması lazım. Bunu her yerde ifade edin. Önümüzdeki süreçte çok daha geniş kitlelerle bu konuyu gündeme getireceğiz. Asgari ücret olmuş, neredeyse açlık sınırının biraz üzerinde, ortalama ücrete dönmüş. Milyonlarca kişi asgari ücretli, asgari ücretten hangi vergiyi alacaksın? Hangi vergiyi alacaksın? Zaten geçinemiyorSen asıl vergiyi, alınması gereken yerlerden vergi alacaksın. Uyuşturucu ticareti yapan adamdan da vergi alacaksın. Organ ticareti yapan adamdan da vergi alacaksın. Kara parayı aklamayacaksın. Kara paraya izin vermeyeceksin. Kara parayla devleti dolandıranlardan da vergi alacaksın. Tasarruf yapacaksın önce; milletin önüne çıkarken, “Ben tasarruf yapıyorum, Türkiye Cumhuriyeti devletinde israfa izin vermeyeceğim” diyeceksin. Bunlar yapılmıyor değerli arkadaşlar, sıra asgari ücrete gelince “para yok.” Türkiye Cumhuriyeti Devletinde para var ama para asgari ücretliye verilmiyor. Nedir bu? Bu, bir siyasi tercihtir. O nedenle bütün asgari ücretlilere, bütün sendikalara sesleniyorum: Bize göre, yaptığımız hesaplara göre, asgari ücretin vergisiz en az 3 bin 100 lira olması lazım. Bunun altında bir asgari ücreti doğru bulmuyoruz; gerçekçi de bulmuyoruz.

Değerli arkadaşlarım, şundan emin olmanızı isterim, Türkiye, dünyanın en güzel ülkeleri arasında. Karadeniz’i bilirsiniz, yaylalarını bilirsiniz. Bulutların üstündeki yaylalar, o manzaralar ve yeşilin bütün tonlarını görürsünüz. Karadeniz yaylalarında çalışan, didinen Karadenizli kadınları görürsünüz. Doğaya sahip çıkan Karadenizli kadınları görürsünüz. Bolu’ya kadar uzanan zincirde, yeşilin bütün tonlarını görmek mümkün. Doğu Anadolu’nun yaylalarını bilirsiniz, hayvancılığın can damarıydı orası. Van Denizini hepimiz biliyoruz, en büyük gölümüz… Bütün bunlar bizim zenginliğimizi gösteriyor değerli arkadaşlarım. Erzurumlu Emrah sazıyla ve sözüyle bugün de bizim toplumumuzun her zaman olduğu gibi gündeminde. Güneydoğu Anadolu’nun Harran’ını bilirsiniz, Harran Ovasını bilirsiniz. Harran Ovası ile hoyratın ne kadar uyuştuğunu acaba siyasi iktidarlar biliyorlar mı? O ovayı baştan sona gitmek için “hoyrat” dediğimiz bir geleneğin başladığını ve ancak ovanın hoyratla kat edilebileceğini acaba kaç kişi biliyor? Değerli arkadaşlarım yine Doğu-Güneydoğu’dan barajlarımız, Cumhuriyetin eseri olan barajlarımızı biz yaptık, onunla övünüyoruz değerli arkadaşlarım. İç Anadolu’da esnafların piri olan Ahi Evran’ı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Mevlana’yı ve Aşık Veysel’leri acaba biliyor muyuz yeteri kadar? Onların felsefelerini ve inançlarını acaba biliyor muyuz? Değerli arkadaşlarım, “Anadolu’nun Tezenesi” dediğimiz Neşet Ertaş’ı unuttuk mu acaba? Akdeniz’in tarihini ve geleneklerini sürdüren Yörük kardeşlerimizi acaba unuttuk mu? Onların bize aktardıkları bilgileri, genç kuşaklara aktardıkları bilgileri acaba unuttuk mu? Zengin bir kültürümüz ve zengin bir coğrafyamız var ama gerçekten de bu zengin kültürü ve coğrafyayı bir barışın sembolü olarak değil, birlikteliğin sembolü olarak değil, kavganın didişmenin sembolü olarak gündeme getiriyoruz. Acaba bu coğrafyada yaşayan kaç kişi, dünyanın ilk yazılı anayasasının Anadolu’da kaleme alındığı, Anadolu’da yazıldığını, taşa yazıldığını biliyor? Etiler döneminden kalan barajın, hâlâ bugün su tuttuğunu ve Çorum’da olduğunu kaç kişi biliyor acaba? Zenginliğimiz övünç kaynağımız olmalı, ayrışma ve kavganın kaynağı olmamalı değerli arkadaşlarım. Ama ayrışmanın ve kavganın kaynağı yapan, dünya malına tamah eden siyasetçilerdir. İktidarını korumak isteyen siyasetçilerdir. Kavgadan medet umanlardır.

Ben Saygıdeğer Hanımefendi Seval Türkeş’i ziyaret ettim. Seval Hanım demokrasiye inanmış, parlamentonun saygınlığına inanmış, değerli bir insan. Bir mafya bozuntusunun, bir siyasal partinin destekçisi olması, siyasi partinin de bu mafya bozuntusuna sahip çıkması Cumhuriyet tarihinde bir ilkti ve buna açık yüreklilikle karşı çıktık.

Mevlana’yı biliyoruz ama felsefesini biliyor muyuz? Hacı Bektaş’ı biliyoruz, biliyoruz da acaba felsefesini biliyor muyuz? Ahi Evran’ı biliyoruz, acaba felsefesini biliyor muyuz? Yunus Emre’yi biliyoruz, acaba felsefesini biliyor muyuz? Dördü de bu coğrafyanın insanı. Ne diyor Yunus Emre? “Biz kimseye kin tutmayız, düşmanımız kindir bizim.” Daha ne desin? Bütün peygamberler kine ve öfkeye karşı çıkmışlardır. Bütün saygın bilim insanları, düşünen insanlar, kine ve öfkeye karşı çıkmışlardır. Kinden ne beklenir, öfkeden ne beklenir? İnsanları birbirine düşürmekten ne beklenir? Bunları aşmak zorundayız. Bunları aşacağız, birlikte aşacağız. Ben kine ve öfkeye hiçbir zaman itibar etmedim. Bundan sonra da itibar etmeyeceğim.
Anadolu coğrafyasının ve kültürünün o kadar büyük bir derinliği var ki, çoğu siyasetçi farkında bile değil. Ne diyor bir halk ozanı biliyor musunuz? “Cehennem dediğin dal-odun yoktur, herkes ateşini buradan götürür.” İki satır, iki satır… İki satır üzerine ansiklopedi yazabilirsiniz ama bu insan çıkıyor, iki satırla sevginin, hoşgörünün ne kadar değerli olduğunu… Evet, aynı görüşü her yerde seslendirin değerli arkadaşlarım, “Cehennem dediğin dal-odun yoktur, herkes ateşini buradan götürür.” Basın altına imzayı, her yerde bunu dillendirin değerli arkadaşlarım.

Sevgi ve hoşgörü… Sevgi ve hoşgörü kendiliğinden oluşmaz arkadaşlar. Sevgi ve hoşgörü, farklı bir düşünceyi dinlemek, farklı bir düşünce hakkında kanaat sahibi olmak veya hoşgörü sahibi olmak demektir. Herkes benim gibi düşünürse veya herkes bizim gibi düşünürse, dünyada gelişim olmaz. Gelişmeyi sağlayan farklı düşüncelerdir. 805 aydın ortak bir bildiri yayınladılar. Ne diyorlar bildiride? “Bu topraklar üzerinde yaşayan ayrımsız herkesin ortak özlemi ve talebi aşımızın, işimizin, sağlığımızın güvence altında olduğu, adil, özgür, barışçı bir ortamda onurlu, huzurlu bir yaşam sürdürmek istiyoruz.” Neredeyse linç edecekler! Şu Türkiye’nin geldiği hâle bakın arkadaşlar. Katılırsınız veya katılmazsınız o ayrı bir şey ama eleştirinin de bir dozu vardır. Bu cümleyi beğenmeseniz, çıkar söylersiniz. Beş cümleyi beğenmeseniz, çıkar söylersiniz ama doğruları reddetmek asla doğru değildir arkadaşlar. Ki bu bizim darbe anayasasının dahi öngördüğü bir düzenlemedir. Ne diyor 26’ncı madde? “Herkes düşünce kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla, tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” “Neden düşünceni açıkladın?” Bu ne zaman söyleniyor biliyor musun? 21’inci Yüzyıl’ın dünyasında söyleniyor. Ufku kararmış insanların bu bildiriye tepki göstermesini asla doğru bulmuyorum. Ufku kararmış insanlar tepki gösteremezler ve onların doğasında vardır her şeye tepki göstermek.

Değerli arkadaşlarım; yeni insan haklarından, yeni adaletten söz edelim. Uşak’ta 30 üniversite öğrencisi gözaltına aldı. Kız öğrenciler bunlar ve çıplak aramaya tabi tutuluyorlar. Şimdi ben Ak Parti’ye oy veren bütün seçmenlere seslenmek isterim: Sizin kızınız, sizin evladınız böyle bir muameleye tabi o tutulduğunda acaba tepki gösterir misiniz? Evet, tepki gösterirsiniz. Doğru mu? Asla doğru değil. Yanlış mı? Evet, yanlış. Üniversite öğrencileri bunlar, hangi gerekçeyle çırılçıplak soyup arıyorsunuz? Bunu Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu dile getirdi. Tamamen yanlış ve yalan olduğu ifade edildi ve gerçek olduğu çıktı ortaya. Sayın Özlem Zengin, Ak Parti Grup Başkanvekili, “Türkiye’de çıplak arama olduğuna asla inanmıyorum” diyor. “Yok böyle bir şey.” Oysa var, üstelik yıllardır var. Devletin nasıl yönettiğinin farkında değil; üstelik grup başkanvekili. Kız çocuklarını, kadınları çırılçıplak soyup arıyorsunuz. Neyle yapmışsınız bunu? Yönetmelikte yapmışsınız. Bu yönetmeliğin kaldırılması için 50 sefer çaba harcadık, Meclis Araştırması istedik ama kabul etmediler. Şimdi siz bu hareketinizle kız çocuklarını, üniversitedeki kız çocuklarını kazanacağınızı mı düşünüyorsunuz? Adalet sağladığınızı mi düşünüyorsunuz? Emin olun anlamakta zorluk çekiyorum, emin olun değerli arkadaşlarım. Eğer çıplak aramayı kaldırırlarsa, biz her türlü desteği vermeye hazırız. Bu konuda bir kanun teklifi verdik ama bu kanun teklifi reddedildi. Olabilir, “CHP vermiştir ret edeceğiz” diye. O zaman oturun, siz bir kanun teklifi hazırlayın, getirin biz destek vereceğiz. Bu kadar açık, bu kadar net söylüyorum.  
Değerli arkadaşlar, esnaf paketi üzerinde duracağım. Anayasa şöyle der: “Devlet, esnaf ve sanatkarı koruyucu ve destekleyici tedbirler alır.” Uzun süredir Covid 19’u yaşıyoruz, hep birlikte… Can kaybımızın rakamını az önce verdim, resmi rakam bu, oysa bunun çok daha üstünde insan hayatını kaybetti. Şimdi açıklama yapıldı: Efendim 1000 lira, yani günlük 33 lira esnafa para verecekler ama bütün esnaflar dahil değil buna.

Bakın değerli arkadaşlar, sabah çıktınız, bir öğün; çay 2 lira, bir simit sabah 2 lira. 5 kişilik bir aile; anne, baba, üç tane çocuk, 20 lira. Sabah kahvaltısı, simit ile sadece 20 lira. Bir günü düşünelim: Sabah, öğle, akşam birer simit ve birer bardak çay 60 lira. Aylık bin 800 lira yapıyor. Siz bu aileye kaç lira veriyorsunuz? 1000 lira veriyorsunuz. Yahu sizde hiç vicdan yok mu? Nasıl geçinecek bu insanlar? Üstelik bir de “dükkanı kapat” diyorsunuz. Bin lirayla nasıl geçinecek bunlar! Bunlara karşı çıkmamız lazım, hep birlikte karşı çıkmamız lazım. Esnaf zor durumda, esnafa sahip çıkmamız lazım.
Bakın; sosyal güvenlik kurumlarının prim borçları için hiçbir şey yapılmadı değerli arkadaşlarım; bir açıklama yok. Adam çalışmıyor yahu, gelir elde edemiyor. Primi nasıl ödeyecek? Sicil affı konusunda hiçbir şey yok. Sicili bozuk olanlar bankadan kredi de alamıyorlar. İki taksit ödememiş, kara listeye almışlar. Ne yapsın bu adam? Bununla ilgili bir düzenleme var mı? Bununla ilgili de bir düzenleme yok. İcra işlerinin durdurulmasını istiyor esnaf; iş yok, geliri yok. “Hâlâ geliyor icra daireleri boğazımızı sıkıyor; bunu durdurun bari.” O konuda da tık yok. Günlük kazanıp, günlük geçinen “sokak satıcıları” dediğimiz simitçiydi, efendim köfteciydi, seyyar satıcıydı, kestaneciydi, kokoreççiydi, tablacıydı, ciğerciydi… Bunlar? Bunlarla ilgili hiçbir şey yok. Bunlar ne yapsınlar? Veriyorsan bir dükkan, gitsin çalışsınlar ama dükkan alacak paraları yok, dükkan kiralayacak paraları yok ama 6 milyon insanın en azından 10 milyona baktığını biliyoruz. Bunlarla ilgili bir şey var mı? Hiçbir şey yok. Servis şoförleri, bankadan kredi çekmişler, teminat mektupları ile ilgili sorunlar var, bunun iptal edilmesi lazım, banka teminat mektubu, zaten çalışmıyor, kontağı kapamış zaten. O zaman siz, “teminat mektuplarının ayrıca masrafını öde” diyorsunuz. Nasıl ödeyecek bu adam? Okul kantinlerinden 1 yıl süreyle kira alınmaması lazım. Bunu da söyledik. Okullar kapalı, adam kantin kirası ödeyecek. Okul kapalı, nereden gelir elde edecek bu insan? Aynı şekilde 210 üniversitede, 3 bin 700 işletme var. Üniversiteler kapalı. Ne olacak bu insanlar? Faizle borç verdiler, sonra onu yeniden yapılandırdılar, üstüne tekrar faizi ilave ettiler. Şimdi “verin” diyorlar. Nasıl yapacak? Dükkan kapalı, nasıl yapacak? Gelir elde edemiyor, nasıl ödeyecek? “Kiralardan stopaj vergilerini kaldırın” dedik. Gelir yok ya; zaten yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beraber bu gelirinin vergisini ödüyor; ayrıca neden alıyorsun bu peşin vergiyi, zaten buna katlanamıyor. Dolayısıyla esnafın durumu pek parlak değil arkadaşlar.
Anadolu’nun dört bir yanından esnafların bize yansıttıklarını ifade edeyim:
İzmir’den Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birliği Başkanı diyor ki, “Ek önlemlere ihtiyaç var. Biz mahvolduk” diyor. “Bize sahip çıkın” diyor.

Kayseri’den yine Sayın Başkan: “Birliğimize bağlı 29 bin esnaf var. Açıklanan esnafa destek paketi genelde götürü vergi ödeyen üyelerimizi kapsıyor. Yani bundan 300-500 esnafımız yararlanır, diğerleri hiçbir şekilde yararlanamayacak.”

Antalya Esnaf Odaları Birliği Başkanı: “Destek paketi yeterli olmaz. 9 aydır kahvehane esnafı işyerini açamadı. Nasıl geçinecek bu insanlar?” Aynı şekilde Mersin Esnaf ve Sanatkarlar Odaları, Bursa Ticaret Sanayi Odası, bütün bunlar…

Evet, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, “desteklerin yetersizliğinden dükkanlar kapalı ve biz geçiremiyoruz” diyor.
İbrahim Burkay gene Bursa Ticaret Sanayi Odası Başkanı, ek desteklerin olması gerektiğini ifade ediyor.

Aydın’dan: “Aylık zararının 150 bin lira olduğunu söyleyen Esnaf Odası temsilcisi de, “artık batmak üzereyiz, bize birilerinin sahip çıkması lazım” diyor.
Pazarcı esnafı aynı şekilde dert yanıyor.
Ben bütün esnaf kardeşlerime şunu söyledim daha önce, yine de ifade ediyorum: Kesinlikte Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bir esnaf bakanlığı kuracağız. Sen sadece ve sadece esnaf bakanlığıyla, bir bakanlıkla muhatap olacaksın ve bütün sorunlarını esnaf bakanlığı çözecek, sana sahip çıkacak.

Az önce Anayasa’nın 173’üncü maddesini söylemiştim ve okumuştum burada. Dolayısıyla esnafa gerçek anlamda sahip çıkmak da bizim boynumuzun borcudur. Çünkü biz esnafı bu toplumun orta direği olarak görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım; gerek ben, gerekse arkadaşlarımız zaman zaman dile getiriyorlardı. Katarlılar futbol karşılaşmalarını belli bir rakamda satın almışlardı, ihaleye çıkmış satın almışlardı. Sonra dönem değişti. “Hayır, biz bunu kabul etmiyoruz. Bu parayı da ödemeyeceğiz” dediler ve ben de burada defalarca gündeme getirdim. Doları sabitlediler, 2017 için 3 lira 26 kuruş. 2018 için 3 lira 81 kuruş, 2019 için 4 lira 51 kuruş üzerinden sabitlediler ve kulüplerle Katarlı şirket arasına göre belli bir miktarı da düşürdüler. 90 milyon dolar düşürdüler ve bu 90 milyon karşılığında 300 milyon lirayı devletin ödediği ifade ediliyor. Katar şirketi onu bile ödememiş. Şimdi kulüpler geçenlerde bir açıklama yaptılar: “Katar şirketi bizim talebimizi karşılamadı. Anlaşma yaptık. Paralar ödendi ama bize para verilmiyor” dendi. Katarlı şirket ise kendi sosyal hesabından açıklama yaptı Twitter hesabından: “Biz parayı ödedik, yükümlülükleri yerine getirdik” dedi. Soru şu: Spor kulüpleri bu parayı almadığına göre ve Katar şirketi de “ben bu parayı ödedim” dediğine göre, bu para nerede? Sorun; Meclis açılacak, sorun, bu para nerede, nereye gitti bu para? Biz bilmiyoruz, spor kulüpleri bilmiyor, hiç kimse bilmiyor. Birisi diyor “öde.” Öbürü diyor: “Ödedim” ama “öde” diyen parayı almış değil. Nerede bu para?

Değerli arkadaşlarım; zaman zaman ben eleştirirdim, “Yahu Türkiye’de arazi kalmadı, bunlar gittiler Sudan’dan arazi kiraladılar” diye. Sudan yetmedi demek ki, Nijer’den bu sefer arazi kiralamışlar. Tarım arazisi; 9 Aralık 2020 tarihinde Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nin yaptığı bir açıklama var, diyor ki: “Nijer’de 1 milyon hektar alanda tarımsal ürün yapılması kararı Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve Nijer Cumhurbaşkanı falan kişi tarafından yapılan görüşmede karar verilmiştir.” Açıklamanın metni de burada değerli arkadaşlarım.

Soru şu: Nijer’de neden gidilip de 1 milyon hektar alan niye kiralanır? Türkiye’de yer mi kalmadı Allah aşkına? Destek verilecekse bizim çiftçi var, ona destek verin. Çiftçimizin bundan haberi var mı? Emin olun çiftçinin haberi yok.

Buradan bütün çiftçilere sesleniyorum, bütün üreticilere sesleniyorum: Sana verilmeyen para, başka yerlere veriliyor. Ekilmeyen toprak, başka yerlerde ekiliyor. Sana sahip çıkılmıyor ama Nijer’e sahip çıkılıyor. Hani Türkiye’de ekerseniz, biçerseniz, herkesin durumu çok iyi olur, ekilecek yer yok ama ihtiyaç da var, gider orada toprak kiralar ve ekersiniz. Buna eyvallah. Burada çiftçi perişan vaziyette, sen kalkıp Nijer’de arazi kira alıyorsun. Kabul edeceğimiz bir şey değil değerli arkadaşlarım. Bunu da herkese duyurmanızı isterim.

Başka bir konu: Mardin… Gerçekten de Mardin’de bu elektrik faturaları milleti perişan etmiş vaziyette, üretimden bezdirmiş vaziyette. Şunu açıklıkla söylemek isterim: Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarında bir sefer bu elektriği vatandaşın istediği koşullarda vatandaşa vereceğiz. Öyle BEDAŞ’mış, şuymuş, buymuş… Gerekirse devletleştireceğiz ve Mardinli üreticiye destek vereceğiz.

Değerli arkadaşlarım; eğer biz Mardinlilerin hakkına sahip çıkarsak, bakın Mardin’den en çok oyu alanlar partilerden birisi Ak Parti. Şanlıurfa da öyle, onu da biliyorum, orada da en büyük destek yine Ak Parti’den alınıyor. Konya da aynı şekilde, biliyorum. Ama çiftçiye şunu söylüyorlar: “Ne yaparsan yap, sana hizmet etmeyeceğiz. Sen nasıl olsa bize oy vereceksin.” Şimdi bütün üreticilere, bütün çiftçilere sesleniyorum: İlk seçimde eğer siz hâlâ gidip, Ak Partiye oy verirseniz benim iki elim yakanızda olacak. Anlamak mümkün değil. En azından çoluk çocuğunuzun hakkını birilerine vermeyin, sahip çıkın. Mardin en güzel coğrafyamız, Mardin Ovasına bakın. Su getir, kuyudan elektriği çekmesin. Suyu da getirmiyorsun. Aynı şekilde Konya’da suyu da getirmiyorsun. Değerli arkadaşlarım, bunların üzerinde duracağız ve kararlılıkla duracağız, her yerde duracağız.

Değerli arkadaşlarım, ben bütçe görüşmelerinde Beşiktaş saldırısında ölen vatandaşları dillendirmiştim ve onların haklarına sahip çıkılmadığını ifade etmiştim ve bir şehit annesine 121 lira 96 kuruş aylık bağlandığını da söylemiştim. Zeynep Akbaş. Söylemiştim, bana itiraz edildi. İtirazı yapan Ak Parti’nin Malatya Milletvekili Sayın Öznur Çalık. Ona şöyle dedim: 121 lira 96 kuruş aylık bağlanmasına “doğru” diyorsanız, yerinizde kalın. Doğru demiyorsanız görevinizden ayrılın, ben makbuzu size vereceğim.
 

Makbuz burada, yazı burada…

“Türkiye Cumhuriyeti Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Kamu Görevlileri Emeklilik Daire Başkanlığı, 24.10.2017. Şu numaralı, şu kişiye 01.08.2012 tarihinden itibaren 121 lira 96 kuruş aylık bağlanmıştır” diyor.
Şimdi Acaba Ak Parti’nin bu değerli milletvekili “bana bu bilgiyi kim verdi, yanlış bilgiyi kim verdi?” diye hesabını soracak mıdır? Eğer kendisine verilen bu yanlış bilgi için, “Ya bu yanlış bilgiydi, beni aldattılar. Ben özür dilerim Kılıçdaroğlu’ndan. Gerçekten de meğer ayda 121 lira aylık başlamışız bir şehidin annesine” diyorsa hem benden, hem parlamentodan kürsüden çıkıp özür dilemelidir. O şehitlerden de, şehitlerin yakınlarından da özür dilemelidir.

O aylık bugün 195 lira 18 kuruş olmuş. Bugünkü bağlanan, giden para her ay 195 lira 18 kuruş. Şimdi ben merak ediyorum değerli arkadaşlarım, gerçekten merak ediyorum. Bunlar nasıl milletvekili? Nasıl milletvekili bunlar? Devletten nasıl bu kadar haberdar değiller? Nasıl bizim verdiğimiz bilgileri yüzde 100 yanlış kabul ediyorlar. En azından ses çıkarmazsın, dersin ki, “ya şu Kılıçdaroğlu’nun söylediği rakamlar doğru mu?” Açarsın, Sosyal Güvenlik Kurum Başkanına sorarsın. İktidar cenahından her verilen bilgiyi yüzde 100 doğru kabul ediyor. İktidar kanadından, yani hükümetten size verilen her bilginin yüzde 90’ı yanlıştır ve sizi kandırıyorlar. Ama benim verdiğim her bilgi yüzde 100 doğrudur.
Şimdi bu makbuzları göndereceğim kendisine ve görevden ayrılmasını isteyeceğim veya benden özür dilemesini isteyeceğim. Bakalım yapacak mı?

Değerli arkadaşlarım; konuşma sırasında. Fuat Oktay da Meclis’te bir konuşma yaptı. Bu 120 lira 96 kurultayla ilgili olarak şöyle diyor: “Terör eylemi sonucu şehit olan bir polis memurumuzun babasına 121,96 TL aylık bağlanması söz konusu değildir arkadaşlar. Nereden alıyorsunuz bu rakamları bilmiyorum. Rakamları Türkiye Cumhuriyeti Devletinden alın lütfen, başka yerlerden rakam almayın. Yönünüzü Türkiye Cumhuriyeti devletine dönün.”

Biz yönümüzü nereye dönmüşüz? Sen yönünü saraya ve Erdoğan’a dönmüşsün; biz yönümüzü 83 milyona dönmüşüz; onun hakkını, hukukunu savunuyoruz!
Küçük bir rahatsızlık geçirmiş; Sayın Oktay’a bu vesileyle geçmiş olsun dileklerimizi de iletmiş olalım değerli arkadaşlarım.

Şehitler, hepimizin şehididir. Fuat Oktay’ın şunu söylemesini beklerdim: Sadece Beşiktaş’ta hayatını kaybeden şehitlerimiz için 52 milyon lira para toplandı, 52 milyon lira. Nereye gitti bu 52 milyon lira? Bu ailelere dağıtılacaktı, niye verilmiyor bu para? Kim el koydu bu paraya? Kim bu parayı yedi? Siz vicdanlı iseniz, siz ahlaklı iseniz, siz hakkı, hukuku ve adaleti gerçekten içselleştirmişseniz, çıkıp “bu 52 milyon lira nereye gitti arkadaş?” diye sormanız gerekiyor. “Devletin rakamlarına güvenin.” Biz devletin rakamlarına güveniyoruz zaten. Bunlar devletin rakamı, benim rakamım değil ama sizin verdiğiniz rakamlara güvenmiyoruz. Siz toplumu da kendi partinizi de partililerinizi de aldatıyorsunuz, kandırıyorsunuz. Dilimde tüy bitti, devlet yalan söylemez; siz açıkça yalan söylüyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım; bakın bir anneden geçen gün bir mektup aldım. Okumak isterim onu ve sizin de dikkatle dinlemenizi isterim:

“Ben Ak Partiye gönül vermiş, oğlunu terör saldırısında bir anneyim.” Acısından bunu yazdığını da hepimiz biliyoruz. “5 yıldır CİMER’e, BİMER’e, bakanlara, vekillere, vesaire yazmadığım kimse kalmadı. Oğlum şehit sayılsın diye hepsine köpekler gibi yalvardım. Kimse ilgilenmedi ama kendi kızına bir laf söylendi diye ortalığı birbirine kattı. Bizim evlatlarımızın canı yok muydu? Size yazdım 7.12.2020. Şehitlere yapılan haksızlığı dile getirdiniz. Belgeyi gösterdiğiniz halde bakanlar ve Fuat Oktay hâlâ ‘şehit ailesine bağlanmış 121 TL maaş yok’ diyorlar. O dekonttan bizde de var. Hatta şehit oğlumun GSS Genel Sağlık Sigortası primini bile ödettiler. Zehra Bakan bir şeyler konuşuyor ama ben bir şey anlamıyorum, anlayana da aşk olsun.
Sayın Başkanım, ilk önce Ak Partiyi desteklediğim için sizden özür diliyorum. Evlenecekti, öyle mutluydu ki ayağı yerden kesilmişti. Memur emeklisi anne-baba olarak kıt kanaat evini hazırlamıştım. Türk Hava Yolları’nda çalışırken katlettiler. Yavrum toprakta yatıyor, o üşüyor diye ben de balkonda üşüyorum. Kalbim çok acıyor. Evlat kaybedince yaşam bitiyor. Dünya yansa umurumuzda olmuyor. Mezarına gittim, tüm gücümle ‘kalk’ diye haykırdım. Çiçekler solmuş, resimleri solmuş. Ölüm, giden için mi, kalan anne için mi? Yaşamak gücüme gidiyor. Kendimden kurtulmak istiyorum. Bu hayattan bıktım. Oğlumun her gün, katillerini her gün görmekten yoruldum. Oğlumun canlarını feda ettiği bu vatanda bir şeyler oluyor. Lütfen kalkın ayağa, bir şeyler yapın. Durdurun, ‘dur’ deyin. Seçimler yakın gibi. Şehir şehir dolaşın. Şimdi de mal varlıklarını donduracaklarmış. 64 yaşındayım ben böyle bir şey duymadım” diyor.

Evet bu anneye selamlarımızı, sevgilerimizi gönderiyoruz. Hiç meraklanmasın; bu ülkeye barışı getireceğiz, bu ülkeye huzuru getireceğiz, bu ülkeye kardeşliği getireceğiz. Farklı düşüncelerde oldu diye hiç kimseyi ötekileştirmeyeceğiz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel misyonuna uygun olarak, 83 milyonu kucaklayacağız. Yine tarihsel misyonumuza uygun olarak, her eleştiriyi dikkate alacağız ve mutlaka ama mutlaka gereğini yapacağız. Biz insanımızı seviyoruz. Farklı düşüncesi olabilir, farklı kimliklere de olabilir ama hepimizin bu coğrafyada huzur ve barış içinde yaşaması lazım. Bu anneye sevgilerimizi, saygılarımızı, hürmetlerimizi gönderiyoruz.

Değerli arkadaşlarım; 18 Aralık günü Erdoğan konuşuyor. Ne diyorlar? “İktidara gelirsek Ak Parti’yi kapatacağız.” Biz söylemişiz. “İktidara gelirsek, Ak Parti’yi kapatacağız.” Kim söyledi bunu? Aradım, arkadaşlara sordum. Kimsenin böyle bir şey söylediği yok. Hiçbir partiyi kapatma gibi bir düşüncemiz yok. Biz demokrasiye karşı değil, demokrasinin yeşermesini ve büyümesini istiyoruz. Erdoğan bunu niye söylüyor? Devletin başında oraya oturan, orayı işgal eden adamın yalan söyleme hakkı var mıdır? Yalan söylüyorsun! Kendi seçmenlerine söylüyor; bu ne demektir? Kini beslemek demektir, öfkeyi beslemek demektir. Az önce Mevlana’dan örnekler verdik. Kin ve öfke yakışmaz. Doğruyu söyleyeceksin.
Değerli arkadaşlarım; yalanı devlet politikası haline getirirseniz, ülkeye en büyük ihaneti yapmış olursunuz. Eleştirilemez mi CHP? Eleştirilir, eleştiriyorsunuz da zaten. Ama eleştirirken yalan söylemeyeceksiniz, doğruyu söyleyeceksiniz. Haklı olduğunuzu iddia edeceksiniz, gerekçesini ortaya koyacaksınız. Ama “Ak Parti’yi kapatacaklar.” Niye kapatalım arkadaşlar? Kapatacak olan organlar var. Anayasa’da partilerin nasıl kurulacağı, ilgili Siyasi Partiler Yasası var. Nasıl kapanacağı bellidir.

Yine devam ediyor: “Ak Parti’yi destekleyen işadamlarını şirketlere el koyacağız.” Yani ben demişim, biz demişiz el koyacağız. “Muhalefet etmeyen medya kuruluşlarının kapısına kilit vuracağız. Onlarla çalışan memurları işten atacağız. Ak Parti’de görev yapanların mallarına el koyacağız.” Tam bir akıl tutulması, tam bir akıl tutulması. Böyle bir şey hiç ağzımızdan çıkmadı, hiç ama… Ya bir insan bu kadar katmerli yalanı nasıl söyler, hayret ediyorum, üstelik Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor.
Söylenecek tek şey var, Allah akıl fikir versin. Olmayan bir şeyi olur gibi kalkıp bütün televizyonlar da veriyor tabii; orada görüyor ve anlatıyor. Demokrasiyi bu ülkede koşulsuz savunan, bakın koşulsuz savunan tek partiyiz. Sayın Erdoğan bunu iyi bil, bunu iyi bil. Yalan üzerine siyaset inşa edilmez ve çökersin. Bu kadar yalanı kim söylüyor, nasıl söylüyorlar? Bunların danışmanı da mı yok? Bari Fahrettin’i alsaydın yanına, pergolacı Fahrettin’i. Bari ondan isteseydin: “Ya getir bakalım şu konuşmaları nerede, ne zaman söylemiş” diye. Tam bir çöküş içindeler, “yalan söyleyerek acaba kendi kitlemizi ikna edebilir miyiz?” diye. Sen kendi kitlene dön bir bak, çoğu aç, aç, sen ona bir bak!

Ben onların hakkını savunuyorum; kim olursa olsun 83 milyon kişinin hakkını, hukukunu savunuyorum. 21’inci Yüzyıl’ın Türkiye’sinde hiç kimse çöpten ekmek toplamamalı. Ayıptır, günahtır. 18 yıldır sarayda oturuyorsun, krallar gibi yaşıyorsun. Bir eli yağda, bir eli balda. Aynen öyle. 50 bin avroluk çanta taşıyorsunuz. Ben bunları bilmiyor muyum? Sonra “bu çanta sahte” dediler. O çanta sahte değildir ama siz milletten koptunuz, vatandaştan koptunuz. Vatandaşın hakkını, hukukunu aramak değil, nasıl servet edinirim, servetimi nasıl biriktiririm; onun arayışı içindesiniz.

Biz canıyla, şerefiyle, alın teriyle para kazanan kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun sadece saygı duyarız ama devletin hazinesini soyanın -kimse kusura bakmasın- hesabını sorarız. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını ben savunmayacaksam, kim savunacak? Savunacağız, biz hep beraber savunacağız. Hangi partiden, hangi kimlikten, hangi yaşam tarzından olursa olsun, bu coğrafyada bir çocuğun yatağa aç girmesini asla kabul etmeyeceğiz. Devletin nasıl soyulduğunu hepimiz biliyoruz. Devletin soyanların iktidarını bu ülkeye anlatacağız. Malvarlıklarını açıklayamıyorlar. Mal varlıklarıyla, devleti yöneten tehdit ediliyorsa o ülkede ciddi bir sorun var demektir. Çıkıp meydan okumuyorsun, “araştırmazsanız namertsiniz” diyemiyorsunuz. Sesin bile çıkmıyor, neden? Bu fakir fukaranın hakkını kim soracak? Biz soracağız; Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkede fakirin fukaranın hakkını sonuna kadar savunacak.
Şimdi bir kanun teklifiydi değil mi Meclis’te görüşülüyor. Komisyonlarda bitti, şimdi Genel Kurul’a inecek. Değerli arkadaşlarım; Mali Eylem Görev Gücü diye oluşturulan bir kuruluş var. Bunun 39 üyesi var. Üyelerden birisi de Türkiye. Şimdi bu gelen teklif -çünkü artık tasarı gelmiyor meclise- -günü kurtarma teklifi. “Yıl sonuna kadar bunu çıkarmak zorundayız” diyorlar ama değil mi? Günü kurtarma. Arkadaş sen siyasi nüfuz sahibi kişilerin, devleti soymasının önüne geçen düzenlemeyi getiriyor musun? Getirmiyorsun. Bakan devleti soydu, cumhurbaşkanı devleti soydu, hangi önlemlerin alınması gerekiyor? Burada var ama onu getirmiyorlar. Niye getirmiyorsunuz? Hangi gerekçeyle getirmiyorsunuz? Kurumlar vergisi değişti 2006 yılında. Vergi cennetlerinden gelecek olan paraların, Türkiye’de vergilenmesini öngörüyordu, 2006, hangi yıldayız, 2020’yi bitirmek üzereyiz, 2021’e gireceğiz. Neden vergi cennetlerinden gelen paraların vergilendirilmesini öngören düzenlemeyi yapmıyorsunuz? Niye yapmıyorlar? Bu yapıldığı takdirde Man Adası’ndan gelen paralar vergilenecek; yüzde 30 oranda vergilenecekFakirin fukaranın hakkı savunulacak. Devlet soyulmaktan kurtulacak.
Asgari ücretliyi vergiye tabi tutar; yurtdışından para getirirsin milyon dolar ve bir kuruş vergi bile ödemezsin. Şimdi ben, yani Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, asgari ücretlilerin hakkını mı savunacağız yoksa dışarıdan milyonları getirip 5 kuruş vergi vermeyen adamın mı hakkını savunacağız? Biz Halk Partisi’yiz; emeklinin, emekçinin, alın teri dökenin, esnafın, sanayicinin hakkını savunacağız. Türkiye’den paraları götür. Yurt dışında ne yapıyorsan bilmiyoruz. Arkasından buraya getir, sıfır vergi öde. Neden? Niye buraya koymuyorsun? Bu kanuna niye koymuyorsun? Koyamazlar. Niçin? Dışarıdan malları var ve bundan sonra da götürecekler. Bunu da kabul etmiyoruz değerli arkadaşlarım.

Uyuşturucu paraları, organ ticareti yapanların paraları, fuhuş üzerinden para kazananlar, insan ticareti yapanlar, malları Türkiye’ye getirirler, kazandıkları paraları Türkiye’ye getirirlerse sıfır vergi. Hiç vergi yok. Şu Adalet ve Kalkınma Partisi’ne bakın Allah aşkına, şu kendisini “muhafazakar parti” olarak tanıtan partiye bakın. Organ ticareti yapıyorsun, para getiriyorsun, sıfır vergi. Fuhuş için sıfır vergi, organ ticareti için sıfır vergi. İnsan ticareti yapıyorsun, sıfır vergi. Asgari ücret, vergiye tabi. Niçin? Öbür tarafta milyon dolarlar var, burada da alın teriyle kazandığı asgari ücret var. Şimdi yeniden kanun getirdiler. Evet. Yurtdışında kazanılan paralar -daha önceki düzenlemelerde de vardı- Türkiye’ye gelirse sıfır vergi ama bizim asgari ücretle çalışınca dünyanın vergisini ödüyor.

Bunu bütün Ak Partili kardeşlerimin, vicdan sahibi Ak Partili kardeşlerimin bilmesini istiyorum. İnsan kaçakçılığından para kazan, Türkiye’ye getir, sıfır vergi. Uyuşturucudan para kazan, Türkiye’ye getir, sıfır vergi. İnsan ticaretinden para kazan, Türkiye’ye getir, sıfır vergi. Fabrikada çalış, alın teri dök 8 saat ve vergiye tabi ol. Biz bu adaleti -onlara göre adalet diyorlar- kabul etmiyoruz. En büyük adaletsizliktir de bunu düzelteceğiz. Bu bizim Cumhuriyet Halk Partililerin boynunun borcudur. Herkes için, herkes için adaleti isteyeceğiz.

Değerli arkadaşlarım; adalet, evet “adalet” dedik. Ben yaptığım bütün konuşmalarda zaman zaman adaletten bahsederken Mevlana’dan söz ederim, Hacı Bektaş’tan söz ederim, Sadi’den söz ederim. Yani adalet dediğimiz kavram soylu bir kavram. Sadece bizim değil, aslında bütün dünyanın üzerine titrediği saygın bir kavram. Bunu korumamız lazım. Bugün de izin verirseniz değerli arkadaşlar, Fatih Sultan Mehmet’in adalet konusundaki düşüncesini aktarayım. “Aklı öldürürsen, ahlak ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde, millet bölünür. Kadıyı satın aldığın gün, adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün, devlet de ölür.” Kim? Fatih Sultan Mehmet. Doğru mu? Altına hep beraber imzamızı atarız, doğru. Fatih Sultan Mehmet’ten, Osmanlı’dan söz ederler ama asla Fatih’in adaletinden söz etmezler.

Değerli arkadaşlarım; adaleti dağıtan kurumun adı adliyedir, yani hakimlerdir. Biri sorun yaşadığında, hakimin önüne gittiğinde, oturur, değerlendirir ve objektif karar verir. Ama maalesef adaleti çürüttüler ve çürütmeye de devam ediyorlar. Eğer bir hakim, hukukun üstünlüğü ve vicdanına göre karar vermiyor da, bu hakim sarayın telkinleriyle karar veriyorsa, gerçek anlamda hakim değildir. Bugün 21’inci Yüzyıl’ın Türkiye’sinde en temel sorunumuz da maalesef budur. Atalarımız boşuna söylememiş, “Sultanın sofrasına oturan alemin fetvasına itibar edilmez.” Bugün sultanın, yani sarayın sofrasına oturup saraydan talimat alan binlerce hakim var. Cumhuriyete ihanettir bu aslında; hakimlik mesleğine, hakimlik görevine ihanettir aslında, hukuk fakültelerine ihanettir aslında. Böyle insanlar var, çünkü kararı kürsüde oturan değil, kararı sarayda veren ve kürsüde oturana telkin eden bir düzeni yaşıyoruz.
Karar vermek, adaletle karar vermek, olayı sağlıklı soruşturmak, kendi alanı dışında bir şeyler varsa bilirkişiye göndermek, saygın bir bilirkişiye göndermek ve kendi bilgisini donatmak; bir anlamda hakim budur. Sıradan bir insan değildir hakim. Dünyanın hiçbir ülkesinde de sıradan bir insan değildir. Ama tablo çok farklı. Şu soruyu sormak gerekiyor değerli arkadaşlarım: Kararı hakim değil de saray telkin ediyor ve hakim bunun gereğini yapıyorsa, biz buna “hakim” diyebilir miyiz? Adı hakim olabilir, resmi adı hakim olabilir. Gerçek anlamda buna “hakim” diyebilir miyiz? Adaleti değil de adaletsizliği dağıttığınız andan itibaren ve adaletsizliği dağıtırken de hakim koltuğunda oturduğunuzda gerçek anlamda siz hakim misiniz? Adaletsizliği dağıtan bir insan “hakim” unvanını alabilir mi? Akşam evde adaletsizliği yaptığını bile bile çocuklarının yüzüne nasıl bakarlar bu insanlar? Gerçekten adalet dağıtan hakimlerin yüzüne, adaletsizlik yapan bir hakim nasıl bakıyor? O da ciddi bir soru. Arkadaşlarının yanına gidiyor. Arkadaşları onun adaletsizlik yaptığını biliyorlar ama bu yine onların gözlerinin içine bakarak ya da onlarla beraber bir araya gelebiliyor. Nasıl bir yüz, nasıl bir anlayış?

Şuna gelmek istiyorum, İrfan Fidan vakasına gelmek istiyorum. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısıydı, şimdi Yargıtay üyesi; buna gelmek istiyorum.

Yargıtay Kanunun 25’inci maddesi Yargıtay üyelerinin görevlerini sayıyor ve diyor ki: “Kendilerine verilecek dosyaları, gerekli şekilde ve zamanında inceleyip kurula takrir etmek ve kararları yazmak”, birinci görev. İkinci görev, “üyesi bulundukları kurullarda görüşmelere katılmak ve oylarını vermek.” Üçüncüsü “dairenin ahenkli, verimli ve düzenli çalışmasını sağlanmasında ve işlerin çabuklukla incelenip karara bağlanmasında başkana yardım etmek.” Bu 3 maddenin dahi tamamını yerine getirmiş değil. Atandı. Daha İstanbul’dan geldi, ayağının tozunu silinmedi, ayakkabısının tozunu silemedi: “Efendim ben Anayasa Mahkemesi üyesiyim” diye ortaya çıktı ve 107 üyenin oyunu aldı. Utanç verici nokta asıl bu. Dün gelmiş buraya, arkasında kirli ilişkiler var ama geliyor 107 üyenin oyunu alıyor. Neden? Saraydan alınan talimatla!

Değerli arkadaşlarım; şu soruyu sormak lazım: Daha dün geldin. Anayasa Mahkemesi üyeliği yapabilecek kadar bir birikime sahip oldun mu? Bir liyakat sahibi oldun mu? Dün geldin, daha koltuğun ısınmadan Anayasa Mahkemesi’ne üye telkin verildi, talimat verildi ve 107 üye vicdanlarını kiralayarak -açık ve net söylüyorum- veya iradelerini satarak dün gelen bir kişiye gidip, “bu kişi Anayasa Mahkemesi üyesi olabilir” diye oy kullanıyorlar. Tam bir utanç tablosu!

Değerli arkadaşlar; Yargıtay’da birisi çıkıp da: “Ya burada bir haksızlık var” diyemiyor. O görev gene bize düştü, adaletin savunan bize düştü. İnsan haklarını savunan bir parti olarak yine bize düştü. Hukuku savunan bir parti olarak yine bize düştü. Nasıl oluyor da geliyor, daha koltuğu ısınmadan Anayasa Mahkemesi’ne üye gösteriliyor. Ya bu Yargıtay’da yıllarını veren yüzlerce hakim var, yıllarını veren. Nasıl oluyor böyle bir tablo?

Değerli arkadaşlarım; bu kişiyi Anayasa Mahkemesi’ne üye yapmak için öyle bir tezgah kurdular ki, normalde 2 Aralık’ta yapılması gereken seçimleri Corona nedeniyle ertelediler. 17 Aralık’ta bu geldi, ondan sonra seçimler başladı. Şimdi Corona yok mu? Şimdi bakın, adalet dağıtması gereken bir kurumun, adil olması gereken bir kurumun, adaletsizliğin altına imza atması kadar acı bir şey var mıdır arkadaşlar? Bu bir üst mahkeme; yüksek mahkeme bu mahkeme. Kendi hakkına ve hukukuna sahip çıkmaktan aciz ceza olan bir mahkeme. 100 yıllık tarihi olan bir mahkeme. Bir kişiyi Anayasa Mahkemesi’ne, bir kişinin talimatıyla göndermek için eğilip bükülen, eğilip bükülen, talimatla hareket eden bir mahkeme tablosunu siz dünyaya sergileyemezsiniz. Sizin böyle bir hakkınız yok. Ama yaptılar, yapmaya da devam ediyorlar.

Yargıtay bir de kendi internet sitesinde misyonunu belirlemiş, şöyle diyor: “Adli uyuşmazlıkları, insan hakları, etik ilkeler…” -Allah Allah, etik ilkeler- “ile evrensel hukuk değerleri ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel ilkeleri ışığında, toplumun güvenini ve hukuki güvenliği sağlayacak şekilde şeffaf, topluma karşı hesap verebilir, bağımsız ve insan onuruna uygun bir yaklaşımla, makul sürede sonuçlandırarak ülke genelinde içtihat birliğini gerçekleştirmektir.”

Dün gelen birisini, sen bugün Anayasa Mahkemesi’ne gönderiyorsun. Daha koltuğuna bile ısınmadı, daha bir kararın altına imzasını bile atmadı. Bu mudur sizin geleneğiniz, örfünüz, adetiniz? Bu mudur sizin misyonunuz? Kendi misyonunu inkar eden bir yapıyla karşı karşıyayız. FETÖ’cüler ne yapmışlardı? Kanun değiştirmişlerdi, 140 militan atmışlardı. Şimdi bunlar da 107 militan atadılar oraya; tek yerden emir alıyorlar, tek yerin verdiği talimatla karar veriyorlar. İşte çürüme budur değerli arkadaşlarım; yargıdaki çürüme budur. Hâlâ ders almadılar.

Neden? “Bu da Anayasa Mahkemesi’ne gitsin. Olur ya ilerde birisi kalkar da benim mal varlığımı soruşturursa, en azından beraat ederim ben. En azından beraat ederim ben.” Geleceğini hazırlıyor. Mahkemenin vereceği kararın hiçbir önemi yok. Önemli olan milletin vicdanı. Sen İstanbul’dan geldiğinde, Keçiören’de mütevazı bir evde oturdun. Bugün saraylarda oturuyorsun. Bu milletin vicdanı bunu kaldırır mı? Bu milletin ahlakı bunu kaldırır mı?

Değerli arkadaşlarım; insan hakları, etik ilkeler ve evrensel hukuk değerleri bu kararın neresinde? Hangi insan hakları, Hangi ahlaki değerler, hangi evrensel hukuk ilkeleri? Dün gelmişsin, bugün orada bir sürü insan bekliyor, hepsi aday oluyor. Yıllarını vermişler Yargıtay’a; bunu derhal çıkarıp, üstelik en yüksek oyu, 107 oyu alıyor. Toplumun güvenini ve hukuki güvenliği sağlamak misyonlarından birisi. Tam güven ama… Dün gelen, bugün Anayasa Mahkemesi’ne… Diğerleri oturun oturduğunuz yerde. Neden? Saraydan öyle talimat geldi. Siz hakim değilsiniz, irade sahibi değilsiniz. 107 kişiye söylüyorum. Hakim değilsiniz, irade sahibi değilsiniz. Bir kişinin kulu kölesi oluyor ve o bir kişinin verdiği talimatla oy kullanıyorsunuz. Size hakim denmez. Kimse kusura bakmasın. Nasıl FETÖ’nün 140 hakimine “militan” dediysem, siz de şimdi sarayın militanısınız.

Şeffaflık, topluma karşı hesap verebilirlik… Siz topluma karşı hesap vermiyorsunuz, saraya hesap veriyorsunuz. Sarayın kulu, kölesi olan bir yargıç topluma hesap verebilir mi? Sarayın kulu kölesi olan bir yargıç, ilerde başka bir makama gelmeyi eğer saraydan bekliyorsa, vicdanını da satmıştır, ahlakını da satmıştır. Kimse kusura bakmasın. Sert olduğunu biliyorum bu eleştirilerin ama hak ediyorlar. Ben bunları söylemezsem, tarihe karşı görevini yapmamış olurum. Ben bunları söylerken bütün namuslu hakimlerin ve savcıların hakkını ve hukukunu savunuyorum.

Cübbelerinde düğme yok bunların, kimsenin önüne eğilmesinler diye. Erdoğan’ı görünce 2 kat oluyorlar, 2 kat oluyorlar! Bu mudur sizin hakimliğiniz? Bu mudur sizin tarafsızlığınız?
Değerli arkadaşlarım; şimdi oraya İrfan Fidan’ı, şimdi oraya bir intihalciyi getiriyorlar, yani bir bilgi hırsızlığını getiriyorlar. Bakın değerli arkadaşlar, bir soruşturma dosyasında iddianame hazırlıyor. İddianamede bir bilim insanının 22’nci sayfada kitabını olduğu gibi noktası, virgül, ara başlıklarıyla beraber iddianameye geçiriyor. Ama yazmıyor kimden aldığını, kaynağı belirtmiyor. Bilgi hırsızlığı yapan bir insanın Anayasa Mahkemesi’nde ne işi var Allah aşkına ya? Bakın ben kimsenin siyasi görüşüne müdahale etmem. Herkesin siyasi görüşüne saygılıyım ama Anayasa Mahkemesi gibi, Yargıtay gibi bir yere üye atıyorsanız; atadığınız üyenin hukuku içselleştirmesi lazım, hukuk kavramını yücelmesi lazım, hukukçuya saygı duyulması lazım, bu ortamı yaratması lazım. Bunların hiçbirisi yok değerli arkadaşlar.

Bunu, yani intihal yaptığını Sayın Barış Pehlivan ilk 28 Ocak 2016’da Oda TV’de yazdığı bir yazıda gayet net bütün ayrıntılarıyla açıkladı. Sorduk, “bu yazıya tekzip geldi mi? Ya böyle bir şey yok arkadaşlar, nereden çıkardınız? Ben bunu yaptım” diye bir tekzip geldi mi, bir açıklama geldi mi? Hayır. Makaleyi yazan Akademisyen Faruk Tülinay. O da basına yansıdığı kadarıyla yaptığı açıklama şöyle: “Tarafıma ve makaleye atıf yapılmaksızın iddianamenin içinde yer verilmesi etik bulmuyorum. Bu çerçevede böyle uzun uzun yararlanılacak ise, kaynak gösterilerek atıf yapılmalıydı” diyor. Doğru mu? Doğru. Düşünün, Anayasa Mahkemesi’ne üye oluyorsunuz, bilgi hırsızlığı yapıyorsunuz, açıkça suç, suç işleyerek Anayasa Mahkemesi’ne gideceksiniz. Bunlar akıllarını yitirdiler herhalde. Bunu zaten Yargıtay üyesi olması başlı başına bir olay. Bilgi hırsızından Anayasa Mahkemesi üyesi mi olunur yahu? Türkiye Barolar Birliği Dergisi’nde bu makalesi yayınlanmış daha önceden. Dolayısıyla, bu bilgileri oradan alıp, kendi iddianamesinde kullanıyor. Yazara da haber vermiyor, kaynak da göstermiyor. Açıkça bilgi hırsızlığı yapıyor. Hırsızın Anayasa Mahkemesi üyeliğinde ne işi var? Ne işi var? Emin olun, ben anlamakta zorluk çekiyorum. Bu adam Anayasa Mahkemesi üyelerinin yüzüne nasıl bakacak? Herhalde içeri girerken, “ben bilgi hırsızıyım, beni ödüllendirildiler.” Neden? “Bir sürü hırsız var, biz de onlarla beraber buraya geldik” diyecek. Böyle diyecek herhalde.

Hırsızlık yapma bu ülkede yükselmenin temel göstergesiyse vay halimize. Büyükelçi oluyorsun, başdanışman oluyorsun, danışmanlar oluyorsun, Yargıtay üyesi oluyorsun, Anayasa Mahkemesi üyesi oluyorsun. Bir de çıkıp diyorsun ki: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, saygın bir devlettir” ve buna da kargalar dahil hiçbirimiz gülmeyeceğiz. Yok yani. Yok öyle bir şey. Herkes biliyor.
Değerli arkadaşlarım; bakın eğer bu bir akademisyen olsaydı ve YÖK’te tartışılsaydı; yani bir bilgi hırsızlığı yapılsaydı, ilgili madde YÖK Kanunda, “Başkalarına ait özgün fikir, metot, veri ve eserlerini bilimsel kurallara uygun biçimde atıf yapmadan, kısmen veya tamamen kendisine ait gibi göstermek üniversiteden atılmanın gerekçesidir.” Üniversiteden atılması gereken bir insanı, siz tutup Anayasa Mahkemesi üyesi yapacaksınız. Akıl tutulması var bu işin içerisinde, bir şey var yani. Erdoğan acaba orada kendi geleceğinin altyapısını mı oluşturuyor böylece? Nedir bu? Hangi akıl, hangi mantık, hangi ahlak, hangi erdem?

Yine 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 71’inci maddesinin üçüncü fıkrası şöyle diyor: “Bir eserden kaynak göstermeksizin iktibasta bulunan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılır.” Yani bu İrfan Fidan açıkça bilgi hırsızlığı yapıyor. Biz onu cezalandıracağımıza, ödüllendirip, Anayasa Mahkemesi üyesi yapıyoruz ve sonra da dünyaya dönüp diyoruz ki: “Efendim bizim ülkemizde hukuk gayet güzel işliyor.” Kimin için? Hırsızlar için, bilgi hırsızları için. Bakın bu kadar açık, net ve ağır konuşuyorum. Eğer iradesi varsa, ahlakı varsa, derhal “ben de Anayasa Mahkemesi’ne üye olmak istemiyorum” demek zorundadır. Demek zorundadır.

Değerli arkadaşlarım; o kadar ciddi bir sorun ki bu, hukuku ve adaleti yok ediyorsunuz. Bir suçluyu, potansiyel bir suçluyu, devletin en yüce makamına hakim olarak seçiyorsunuz. Ya bütün dünyayı güldürmeyin bari bize.
Değerli arkadaşlarım; Yargıtay’ın 107 üyesine seslenmek isterim: Yargıtay sıradan bir kurum değildir. Ahlakın, bilginin, erdemin egemen olduğu bir kurumdur. 100 yılın üstünde bir tarihi vardır. Hiç kimsenin kendi tarihine ihanet etme hakkı ve hukuku yoktur. Herkes kendi geçmişiyle övünür. Her kurum kendi geçmişiyle gurur duyar. Hiçbir kurumun tarihini reddedip, bir kişi için ve sarayın talimatıyla bir kişi için hukuksuzluğu baş tacı ediyorsa; o kişiyi değil önce kurumu yıpratır, kurumu yok eder, kurumun saygınlığına gölge düşürür. Biz 140 militan atandığında da aynı itirazları yapmıştık. FETÖ örgütü, 140 militanı atadığında da aynı itirazı yapmıştık. Tarih bizi haklı çıkardı. Anayasa Mahkemesi sıradan bir mahkeme değildir. Bari dünyayı kendimize güldürmeyelim. Eğer bu kişide onur varsa, topluiğne ucu kadar onur varsa adaylıktan çekilir,  “ben çekiliyorum” der.

Bakın, bugüne kadar çok farklı görüşlerde kişiler seçildi ve atandı. Hepsine saygı gösterdik. Yargıçtır, yargıcın da bir siyasi görüşü olur ama düşüncesi hukuk üzerine inşa edilmek zorundadır. Kararları hukuk üzerine inşa edilmek zorundadır. Kendi iradesini saraya ipotek edenden hakim olmaz. Kendi geleceğini sarayın belirlediği bir ortamdan, doğru dürüst hakim çıkmaz. Biz oraya siyasi militanlar mı yerleştiriyoruz, yoksa adaletli davalara baksın diye hakim mi gönderiyoruz? Bunların bakılması lazım.
Yargıç kimdir değerli arkadaşlarım? Bu da önemli. “Cumhurbaşkanı’na hakaret edenlerin yargılama süreçleri hangi aşamadadır” diye bakanlık soruyor hakimlere. Bir yürekli hakim diyor ki, “Ben cevap vermem buna” diyor. “Ben cevap verdiğim takdirde irademin ipotek altına girdiğini ve irademin bir anlamda sorgulandığı ortaya çıkar. Yanıt vermem” diyor. Sen misin cevap vermeyen? Bunu Afyonkarahisar’a sürüyorlar, Afyonkarahisar’a. İşte bunlara “hakim” denir. İradesini satmayana, güce iradesini satmayana, halktan yana, adaletten yana olanlara “hakim” denir. Soruyorlar, Anayasa Mahkemesi üyeliği için sonuçları şöyle değerlendiriyor: “Hiçbir kuşkum yok ki, gün gelecek bu olanlar yargımız adına ibretle anılacak. Tarihe not düşmek için söylüyorum. Yargıç olarak kendi adıma utanç duyuyorum.” Sonra devam ediyor. “Protokol makamı başsavcılıktan gelmiş, bir gün bile fiilen Yargıtay üyeliği yapmamış biri Anayasa Mahkemesi’ne atanacak; üye adaylar seçiminde Yargıtay üyelerinden en çok oyu almış. Oysa yargıçlık, deneyim ve liyakatinden yararlanılsın diye Yargıtay’dan Anayasa Mahkemesi’ne üye gider” diyor. Tamamen bunların dışında bir tablo. Evet, bunu yakından takip etmeye devam edeceğiz.

Son bir konu değerli arkadaşlar, ona da kısaca değineyim. “Hırsızdan büyükelçi olmaz” dedik. Özellikle ayakkabı kutularından para derleyip toparlayan kişilerden büyükelçi olmaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hırsızlar temsil edemez. Yine mahkeme dosyalarından çıkardığımız, 1 milyon dolar karşılığında para alan birisinin de, rüşvet alan birisinin de bilgisi mahkeme dosyasındaydı. O da büyükelçi oldu.

Şimdi değerli arkadaşlarım, devlette liyakati ve de devlette ahlakı egemen kılmamız lazım. Hırsızdan büyükelçi gördük. Evet, hâlâ görüyoruz. Devleti arpalığa çevirip 4-5 yerden aylık alanları ve bunu da bir marifetmiş gibi kamuoyuna paylaşanları da gördük. Şimdi de sahte diplomayla, bankalara yönetim kurulu üyesi olarak atananları gördük. Bu sahtekar, eski Ak Parti milletvekili. Ak Parti’nin resmi internet sitesine baktığınızda orada lise mezunu olarak görülüyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin resmi internet sitesine baktığınızda da, orada da üniversite mezunu olarak görülüyor. Yani sahtekarlık hayatının her tarafında bulunuyor ve bu sahtekar aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı görevini de yapıyor. Şimdi yapıyor mu bilmiyorum ama bir dönem Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı da yapıyordu. Ya Cumhurbaşkanlığı makamına baş danışmanlık görevi için bir sahtekara görev verilir mi? Aklımın alacağı şey değil. Sahtekar mı? Sahtekar. Diploması sahte mi? Evet, sahtekar. Sahte bir diploma ve siz bunu getiriyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanlığı’na danışman, üstelik baş danışman olarak atıyorsunuz. Pes yani! Şu devletteki çürümeye bakın. Şu ahlaki zemindeki kaymaya bakın.

Değerli arkadaşlarım, diyor ki bu gündeme geldiğinde, “meydan okuyorum herkese” diyor. Mahkeme kararını okuyorum arkadaşlar: Şöyle savunma yapıyor bu sahtekar eski milletvekili: Savunmalarında tanımadığı bir şahsın kendisine gelerek neden yüksek tahsil yapamadığını sorduğunu, ortaokul mezunu olduğunu, lise mezunu olmadığından yüksek tahsil yapamadığını söylediğini; diğer şahsın ‘bunu hallederiz’ diye söylediğini, daha sonra bu şahsın İmrahor Meslek Lisesi’nden alınmış diplomayı kendisine getirerek verdiğini, bu diploma ile Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’na kaydını yaptığını yaptırdığını söylüyor. Yani sahte olduğunu biliyor. Mahkeme kararında, kendi ifadesi… Şimdi kalkmış, meydan okuyor. Hırsızın da bu kadar yüzsüzünü görmemiştik. Emin olun bu kadar yüzsüz. Ya mahkeme kararı, sen söylemişsin, hakim de yazdırmış zaten. Hâlâ diyor ki: “İspat edin.” Neyi ispat edelim yahu? Hakim hayatta mı, bilmiyorum. Yerinde mi, bilmiyorum? Bir yere sürüldü mü, bilmiyorum. Ama bu adamın, Hamza Yerlikaya’nın bir numaralı sahtekar olduğunu artık Türkiye Cumhuriyeti Devletinde herkesin bilmesini istiyorum. Bir numaralı sahtekar… Sahte diplomayla iş mi yapılır ya!

Değerli arkadaşlarım, gerçekten de acı verici bir olay. Gerçekten de bakıldığı zaman olacak şey değil. Aklın kabul edeceği bir şey değil. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” diyorlar ya… Evet, tam bir yavuz hırsız. İsterim bakın, bu kadar ağır eleştiriye karşın isterim beni mahkemeye vermesini. Hiç değilse bu mahkeme kararlarını götürüp, hakimin önüne koyarız.

Değerli arkadaşlarım, ne yapmalı? Hamza Yerlikaya sahte diplomayla bir bankanın yönetim kurulu üyeliğine atandı. Tam yerine atanmış. Bankayı soyarsa, hiç kimse şaşırmasın! Bence Hamza Yerlikaya’ya biz haksızlık yapıyoruz. Küçük bir yere atanmış. Hamza Yerlikaya’yı mutlaka Hazine ve Maliye Bakanı yapmalıyız veya olmuyorsa Merkez Bankası’na başkan olarak tayin etmeliyiz.  

Bekliyorum, acaba saraydan bir ses gelecek mi? Tık yok. Bir meşhur tekerleme vardı: “Şu şunu, şu şunu, şuradan tanır” diye. Herhalde bunlar da birbirlerini gayet iyi biliyorlar ki, “ya sen boş ver, malı götürmeye devam et; ben senin arkandayım” mesajı veriliyor herhalde. Ama buradan bütün vatandaşlarıma sesleniyorum:
Asla ve asla moralinizi bozmayın, asla bozmayın. Her şeyi düzelteceğiz, her şeyi. Türkiye’ye bütün ilişkilerin insani bazda gelişmesini sağlayacağız ve bunun sözünü veriyoruz. Türkiye’ye ahlaklı bir siyaseti getireceğiz ve bunun sözünü veriyoruz. Hırsızın, dolandırıcının, ihale takipçisinin mecliste işi olmayacak, milletvekili de olmayacak bunlar. Milletvekili olan, onurlu olacak. Milletvekili olan, saygın olacak, milletvekili olan, düzgün insan olacak. Milletvekili olan, insana saygı duyacak. Milletvekili olan, doğaya saygı duyacak. Milletvekili olan, kul hakkı yeniyorsa, hiçbir siyasi görüş farkı göstermeksizin üzerine yürüyecek. Milletvekili olan birisi, Türkiye’nin çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde asla ve asla tutmayacak. Milletvekili olan, toplumun arasında onuruyla başı dik gezecek. İhale takipçisi bir milletvekiline kim saygı duyar?

Biz, ahlakı egemen kılacağız. Biz, sevgiyi egemen kılacağız. Biz, kavgayı değil, oturup uygarca insan gibi tartışmayı egemen kılacağız. Biz, haklıyla haksızı tartışırken, yalan söyleyeni bu çatının altında tutmayacağız. Biz, dün atanan kişiyi, daha koltuğuna oturmadan bir üst makama atanmasını hiç kabul etmeyeceğiz.

Hatırlarsınız değil mi? Benzer olayı FETÖ’cüler yapmıştı. Bir raportörü, yıldırım hızıyla müsteşar yardımcısı, yıldırım hızıyla da Anayasa Mahkemesi’ne üye yapmışlardı. Nerede o şimdi? Hapiste? Biz bunları biliyoruz. Tarihin çıkardığı, önümüze koyduğu bütün dersleri iyi okuyacağız.
Biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz, bizim yüreğimizde insan sevgisi var. Biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz, biz yolsuzluklara karşı kul hakkını savunmak için elimizden gelen her türlü çabayı gösteririz. Biz Cumhuriyet Halk Partiyiz, biz bütün düşüncelere saygı gösteririz. Biz Cumhuriyet Halk Partiyiz, bu topraklarda yaşayan her çocuğun karnının doymasını isteriz. Biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz, bu coğrafyada yaşayan bütün çocukların akşam huzur içinde yatmalarını isteriz. Biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz, bütün çocuklarımızın en güzel okullarda okumasını isteriz. Biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz, demokrasimizi ve cumhuriyetimizi seviyoruz ve 21 inci Yüzyıl’da güzel cumhuriyetimizi gerçek anlamda bir demokrasi ile taçlandıracağız.

Kaynak CHP
Hibya Haber Ajansı

Etiketler
Daha Fazla Göster

Berkan Yıldırım

1992 doğumlu. Eskişehir Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümü 3. sınıf öğrencisi. 2 yıldır çeşitli dergilerde editörlük görevi yapmaktadır. En büyük hayali ulusal bir gazetede editörlük görevine devam etmek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı